bugün kendimi bir arkadaşıma blog açmasını ve yazmasını önerirken buldum. Sıkıntılı ruh halinden uzaklaşmana yardımcı olur dedim hatta. Sonra kendime baktım, blog sayfama girdim, yazmayalı asır olduğunu farkettim. Etrafına önerilerde bulunan, kendisine de neyin iyi geleceğini bilen ama yapmayan bu halet-i ruhiye de nerden geldi?
Artık kısa cümleler kurup gelecek zaman kipinden kurtulmanın yolunu bulma zamanı..
Neyse, aslolan yaşadığın anmış, geride kalanlar değil..şu an blog sayfamdayım ve aklıma geldiği anda siteyi açtım ve birşeyler karalıyorum, olmak istediğim gibi davranıyorum..
Aynı kuvveti bir de tez yazmak için toplayabilsem..Kendime seçtiğim konu aşağı yukarı şöyle; Obje olarak kullanılan Poşu ve Türbanın değişen anlamları ile Subjeleşen Kürtçe dilinin ortak noktaları, kimlik oluşturma aşamasındaki etkileri..
Okunacak çok makale, yazılacak çok şey olunca ve hepsinden öte bahsedilen kavramların etkilenen kişisi, öznesi olmayınca en zoru; konunun neresinde yer alacağını görmek ve bildiklerinin bilinenlere ne katacağını bilmek..
bir sonraki yazımın daha ümit verici olması ümidiyle..
Çarşamba, Ocak 19, 2011
Cuma, Mart 19, 2010
..
ahşap döşemeli üst yarısı cam kaplı oda kapısından açıp dışarı çıktım, önümde uzun sayılabilecek duvarları olan beyaz boyalı kapısı olmayan bir koridorda ilerledim, ardından iki tane kilide sahip ev kapısını açarak apartmana çıktım, düğmeye bastım ışıklar yandı, kısa sayılabilecek merdivenlerden çıkış kapısına doğru ilerledim kapıyı geçtim ve kapattım, kapının çarpması ile tok bir ses çıktı..şimdi solumaya başladım kısa bir mesafe daha yürümeliyim bahçeden çıkabilmek için ilerledim şimdi ise göğüs hizasına gelen bahçe kapısını açtım ve dışarı çıktım, bulunduğum yerden dışarı çıkabilmek için kaç kapı geçmek zorunda kaldım..?
iki tane yüksek basamak daha çıkmalıyım sokağa adım atabilmek için, iki adım attım ve sokaktayım..yürümeye başladım her adım atışım ile birlikte çevremden görüntülerine aşina olmadığım düşünceleri hakkında hiç bir fikre sahip olmadığım bir çok insanı görüyordum..ilerledikçe farklı görünüşlerde bir çok insana daha rastlıyorum..sanki bir pirinç çuvalında duruyorum, çuvalda binlerce pirinç var ve çuvalın içindeki hiç bir pirinç diğer pirincin varlığından haberdar bile değil..yürümeye devam ediyorum sokaklar girinti ve çıkıntılarla dolu..o kadar alışmışım ki yere bakmadan bile yürüyebiliyorum..ilerliyorum hava oksijenden çok azot ile dolu, yürümeye devam ettikçe ciğerlerime, azot dolu havayı çekiyorum gözlerim yanıyor ve yaşarıyor..kalp atışlarım hızlandı göğüsümün alt tarafına doğru sancı girdi, yürümeye devam ediyorum her adımda biraz daha fazla hissediyorum sancıyı..bir süre sonra baş ağrısı başlıyor..kronik bir hastalıktan değil bunlar hava kirliliğinden..
başka bir zamanda..
upuzun, sonu baştan bakınca görülemeyen bir sokaktayım sokak geniş sayılır sağ taraftan insanlar ilerliyor soldan ise ilerlediğim yönün tersine yürüyorlar..tıpkı trafik gibi çift şeritli..bir çoğu yere bakarak hızlıca yürüyor sanki yere bir şey düşürmüş ve onu hızlıca arıyormuş gibi..başını yerden kaldırıp etrafına baksa belki bazı şeylerin farkına varacak..bazı insanlar var yavaş yürüyorlar ama çevreye bakmak yerine dükkan vitrinlerine bakıyorlar, modern tarzda giyinen modayı takip eden görünümde, ağızlarında sakız, arkadaşlarına başka bir arkadaşının yaptığı bir şeyden bahsediyor..gözlük takanlar ise sanki kimse onları görmüyormuş gibi ilerliyorlar ve suratlarında anlamsız bir ifade var..gözlerini göremediğin insanlar ile iletişim kurmak zordur, güven alınmaz ve rahatsızlık verir, eğer ki biriyle konuşuluyorsa mutlak surette gözlükler çıkartılmalıdır..bu bir saygı kuralı olarak görülebilir..
iki tane yüksek basamak daha çıkmalıyım sokağa adım atabilmek için, iki adım attım ve sokaktayım..yürümeye başladım her adım atışım ile birlikte çevremden görüntülerine aşina olmadığım düşünceleri hakkında hiç bir fikre sahip olmadığım bir çok insanı görüyordum..ilerledikçe farklı görünüşlerde bir çok insana daha rastlıyorum..sanki bir pirinç çuvalında duruyorum, çuvalda binlerce pirinç var ve çuvalın içindeki hiç bir pirinç diğer pirincin varlığından haberdar bile değil..yürümeye devam ediyorum sokaklar girinti ve çıkıntılarla dolu..o kadar alışmışım ki yere bakmadan bile yürüyebiliyorum..ilerliyorum hava oksijenden çok azot ile dolu, yürümeye devam ettikçe ciğerlerime, azot dolu havayı çekiyorum gözlerim yanıyor ve yaşarıyor..kalp atışlarım hızlandı göğüsümün alt tarafına doğru sancı girdi, yürümeye devam ediyorum her adımda biraz daha fazla hissediyorum sancıyı..bir süre sonra baş ağrısı başlıyor..kronik bir hastalıktan değil bunlar hava kirliliğinden..
başka bir zamanda..
upuzun, sonu baştan bakınca görülemeyen bir sokaktayım sokak geniş sayılır sağ taraftan insanlar ilerliyor soldan ise ilerlediğim yönün tersine yürüyorlar..tıpkı trafik gibi çift şeritli..bir çoğu yere bakarak hızlıca yürüyor sanki yere bir şey düşürmüş ve onu hızlıca arıyormuş gibi..başını yerden kaldırıp etrafına baksa belki bazı şeylerin farkına varacak..bazı insanlar var yavaş yürüyorlar ama çevreye bakmak yerine dükkan vitrinlerine bakıyorlar, modern tarzda giyinen modayı takip eden görünümde, ağızlarında sakız, arkadaşlarına başka bir arkadaşının yaptığı bir şeyden bahsediyor..gözlük takanlar ise sanki kimse onları görmüyormuş gibi ilerliyorlar ve suratlarında anlamsız bir ifade var..gözlerini göremediğin insanlar ile iletişim kurmak zordur, güven alınmaz ve rahatsızlık verir, eğer ki biriyle konuşuluyorsa mutlak surette gözlükler çıkartılmalıdır..bu bir saygı kuralı olarak görülebilir..
Pazartesi, Mart 15, 2010
Twilight üzerine..
Merhabalar çok oldu buraya yazmayalı..şimdi ise twilight kitapları ve filmleri üzerine üzerine birşeyler yazmak için meşgul ediyorum internet alemini..kimin umrunda heyyyy :)) hiç sanmıyorum..herkesin bir şeyler sallamak için kullandığı interneti düşüncelerim için kullanıyorum..
evet önceleri inanılmaz bir fantastik film ve kitap tutkunluğum vardı harry potter ile başladı eragon ile devam etti şimdi ise twilight..okumak için kendimi zorladığım sanatsal kitaplar birazda olsa boğuyor..eğer ki boğuyorsa neden okuyorsun diyebilirsiniz..sanırım sanatsal birşeyler kapabilmek için kendimi sanat içine dahil edebilmek için..ama artık o kadar çok ders kitabı üzerine düşüyorum ki yabancı veya türk edebiyatından kitap okumak hiç ama hiç istemiyorum sanırım bu duygumu twilight kitapları ile bastırabilirim diye düşünüyorum..önceleri bir yargı ile yaklaşmıştım ne kadar iyi olabilir ki harry potterden ne farkı olabilir çok eskidendi harry potter maceram ama o kadar etkilemiş ki zamanında o kadar yer etmiş kafamda..
Twilight'a gelince vampir, insan ve kurtadam arasında geçen uzun etkileyici, heyecan verici soluksuz okunabilinecek bir seri ilk iki kitabı okumadım sadece 1 ve 2 nin filmlerini seyrettim, 3. film sanıyorum temmuzbaşı gösterime girecek adı kitapla aynı ismi taşıyan tutulma olacak..onu seyretmeden 3 ve 4.kitabı okumak istiyorum..
ilk kitabın arkasında;
''When 17 year old Isabella Swan moves to Forks, Washington to live with her father she expects that her new life will be as dull as the town. But in spite of her awkward manner and low expectations, she finds that her new classmates are drawn to this pale, dark-haired new girl in town. But not, it seems, the Cullen family. These five adopted brothers and sisters obviously prefer their own company and will make no exception for Bella. Bella is convinced that Edward Cullen in particular hates her, but she feels a strange attraction to him, although his hostility makes her feel almost physically ill. He seems determined to push her away ? until, that is, he saves her life from an out of control car. Bella will soon discover that there is a very good reason for Edward's coldness. He, and his family, are vampires ? and he knows how dangerous it is for others to get too close. ''
demiş dr.com.tr bu linkten ulaşabilirsiniz dr.com.tr
beni heyecanlandıran bir seri olacak gibi geliyor ama ondan önce bu güne kadar 2-3 defa başladığım fakat bir türlü bitiremediğim ortasında başka bir kitaba başladığım gog isimli kitabı bitirmem gerek..
evet önceleri inanılmaz bir fantastik film ve kitap tutkunluğum vardı harry potter ile başladı eragon ile devam etti şimdi ise twilight..okumak için kendimi zorladığım sanatsal kitaplar birazda olsa boğuyor..eğer ki boğuyorsa neden okuyorsun diyebilirsiniz..sanırım sanatsal birşeyler kapabilmek için kendimi sanat içine dahil edebilmek için..ama artık o kadar çok ders kitabı üzerine düşüyorum ki yabancı veya türk edebiyatından kitap okumak hiç ama hiç istemiyorum sanırım bu duygumu twilight kitapları ile bastırabilirim diye düşünüyorum..önceleri bir yargı ile yaklaşmıştım ne kadar iyi olabilir ki harry potterden ne farkı olabilir çok eskidendi harry potter maceram ama o kadar etkilemiş ki zamanında o kadar yer etmiş kafamda..
Twilight'a gelince vampir, insan ve kurtadam arasında geçen uzun etkileyici, heyecan verici soluksuz okunabilinecek bir seri ilk iki kitabı okumadım sadece 1 ve 2 nin filmlerini seyrettim, 3. film sanıyorum temmuzbaşı gösterime girecek adı kitapla aynı ismi taşıyan tutulma olacak..onu seyretmeden 3 ve 4.kitabı okumak istiyorum..
ilk kitabın arkasında;
''When 17 year old Isabella Swan moves to Forks, Washington to live with her father she expects that her new life will be as dull as the town. But in spite of her awkward manner and low expectations, she finds that her new classmates are drawn to this pale, dark-haired new girl in town. But not, it seems, the Cullen family. These five adopted brothers and sisters obviously prefer their own company and will make no exception for Bella. Bella is convinced that Edward Cullen in particular hates her, but she feels a strange attraction to him, although his hostility makes her feel almost physically ill. He seems determined to push her away ? until, that is, he saves her life from an out of control car. Bella will soon discover that there is a very good reason for Edward's coldness. He, and his family, are vampires ? and he knows how dangerous it is for others to get too close. ''
demiş dr.com.tr bu linkten ulaşabilirsiniz dr.com.tr
beni heyecanlandıran bir seri olacak gibi geliyor ama ondan önce bu güne kadar 2-3 defa başladığım fakat bir türlü bitiremediğim ortasında başka bir kitaba başladığım gog isimli kitabı bitirmem gerek..
twilight beni heycanlandırıyor aynı eskiden okuduğum, bulunduğumuz anı donduran ve kitaptaki zamana götüren bir kitap gibi..
görüşmek üzere..
Cumartesi, Şubat 13, 2010
yirmilik diş üzerine..
evet arkadaşlar bu güne kadar çok abartılan, ama acısız sızısız çekilen yirmilik diş üzerine yazacağım..ben dişçiden ciddi anlamda korkarım bunun belli sebepleri var aslında 2 sene boyunca tel takmam korkumun başlıca sebebi..bu iki sene süresinde bu teller yüzünden dişlerim sürekli sallandı hem de her biri ayrı ayrı..periyodik olarak diş doktoruma gidip telde düzeltmeler yaptırıyordum ve bu benim canımı çok yakıyordu..sürekli ağızıma kesici aletlerle girip dişlerimin bazı taraflarını törpülüyordu falan filan bu yüzden çok korkuyordum..ardından 4 tane 20lik dişim olduğunu röntgen sonucu öğrendim ve o andan itibaren diş çektirme korkum an be an arttı..bu andan itibaren bir buçuk sene belkide daha fazla süre geçti sanıyorum..geçen pazartesi günü izmir ege üniversitesi diş hastanesine gidip bir sorunlu yirmiliğimi çektirdim..hem de benim şöyle bir sorunum var tüm 20liklerim gömük yani diş etinin altında hiç biri gözükmüyor..bu da cerrahi işlem gerektiriyor, cerrahi diyince gözünüzde büyütmeyin o kadar da önemli değilmiş neyse efendim hastaneye gidip çağrılmamı bekledim..sıra geldi içeriye girdim gergin ve korkmuş bir şekilde ardından doktor rahatlıyayım diye standart soruları sormaya başladı..nerede okuyorsun bilmemne falan filan ardından..diş etlerime iğne yaptı ve çenem bir süre sonra uyuştu..artık hiçbirşey hissetmiyordum..masaya oturdum ve ağızımı açtım ilk neşter ile ağızıma girip yarma işlemini yaptı..sıfır his hiçbirşey hissetmedim..benim diş gömük olduğu için standart yirmiliklere göre daha uzun sürdü çekilmesi..neyse doktor baya bir uğraştı..yardı almaya çalıştı alamadı ne büyük dişin varmış dedi :))
sonrasında bir şekilde aldı ve bitti..hemen dikiş attı ağızıma sert bir dolgu malzemesi koydu tam dikiş attığı yere ve işlem tamam..tüm bunları yaparken bir gram acı hissetmedim..neyse işte ağır bir 20lik operasyon bile ne kadar kolay oldu..sonrasında bugün 6 gün hala hafiften ağrım var ama on iki saatte bir aldığım ağrı kesici ile bu sorunu giderdim..antibiyotik, ağrı kesici ve gargara kullandım tedavi sonrasında..bu kadar şeyin üzerine diyebileceğim asla ve asla bunları kullanmamazlık yapmayın ağrı kesicisiz acıdan ağlıyacak duruma gelirsiniz ki ben ilkini biraz geç kullandım, bir süre acıdan ağladım..sonra düzenli kullanmaya başlayınca ağrı olmadı..ayrıca, diş çekilen taraf baya bir şişiyor yaklaşık 4-5 günde iniyor benim cuma gün yani 5.gün inmiş sadece biraz şişiklik kalmıştı..ben bile diş çektirmekten bu kadar korkarken normal çekime göre zor olan çekimi yaptırarak birini sonlandırdım..
eğer iyi bir doktora gidiyorsanız..çenenizin uyuşma ile ilgili problemi yok ve ilaçları düzenli olarak kullanırsanız korkmanız için hiçbir sebep yok..umarım çektirecekleri biraz olsun rahatlatabilmişimdir..operasyonu göstermek isterdim, fakat bu mümkün olmadığından kelimelerle canlandırayım istedim :)
şimdilik bu kadar..görüşmek üzere
şimdilik bu kadar..görüşmek üzere
anahtar kelime
acısız,
cerrahi müdehale,
dikiş,
flashbulb or not..,
korkmadan,
yaz-boz,
yirmilik diş çekimi,
çok kolay
Cuma, Şubat 12, 2010
sindirildiniz mi?
sindirildiler, ezildiler, hakları ellerinden alındı..ama asla ses çıkarmaya cesaret edemediler..ettilerse de daha önceki sindirmeler sayesinde onlarda birkaç tehdit sonrasında hemen pes ettiler..onlar isyan ederken aynı grup diğer insan, şükredip kafasına vurularak elinden alınan ekmeğin sonrası, kalana şükredecek duruma geldi.. neden mi? çünkü Hükümet öyle olmalarını istedi ve bunu başardı, eğitim sistemi ve tüm işleyişler hükümeti yüce kıldırdı.. insanlar sindi, sindirildi ve sindirilmeye devam ediliyorlar..şuan tüm insanlar sindirildi..neden mi? çünkü haklarını aramayı bile unuttular hatırlayanlar ise korktu..büyük başkaldırışlar büyük kitleler ile gerçekleştirilir..neden mi, ortaya yüz baş insan çıkıp kafa tutarsa o kafalar bir şekilde kaybolur..ama 1 milyon baş çıkıp kafa tutarsa, isyan ederse o kafalar aniden kaybedilemez kitle içeriği arttıkça güç artar ezilme azalır..yönetim tarafını korku sarar..ama kitle olunmadı olunmaya çalışılmadı bu durumda ise bence düşünemeyen, hakkını aramaktan korkan, örgütlenmeyi beceremeyn İnsanlar, koyun gibi güdülmeyi hak ediyor bence..
düşünemeyen, çevresine, insanlarına ve dünyaya zarar veren insan insan değildir..değil mi?
eğer hayır onlarda insandır diye bir düşünceniz var ise sizde o grubun yaptıklarını yapıyorsunuz demektir bu durumda o gruba dahilsiniz eğer siz bu yaptıklarınız ile insan olduğunuz düşünüyorsanız o zaman ben insan olduğumu kabul etmiyor ve başka bir yaratık olmayı tercih ediyorum ya da isim olarak farklı anılmayı..
anahtar kelime
başkaldırız,
flashbulb or not..,
güdülmeyi hak eden insanlar,
hükümet,
insan hakları,
sindirilmek,
yaz-boz
Pazar, Ocak 31, 2010
YOLLARDA / İZMİR DEVLET TİYATROSU

Yaşadığımız ülke bir çok dönem yaşadı kurulduğundan bu yana. Kimimiz bu dönemlere bizzat şahit olduk, kimimiz ise bu dönemler hakkında sadece okuduklarımız ve duyduklarımız sayesinde bilgi edinebildik. Dün bu dönemlerden birini konu edinmiş bir oyun izledim: "YOLLARDA." Haluk IŞIK'ın yazdığı, Doğan YAĞCI'nın yönettiği oyunda Hülya Savaş, Nilgün Öğrük Alkın, Aygen Avcı, Vedat Aksu ve Tuhan Karapınar rol almışlar.
"Yollarda" 12 Eylül dönemi koşullarında kaybettiği eşinin peşine düşen ve o dönemden sonra yaşadıkları yüzünden akıl hastanesinde kalan bir kadının yaşadıklarını anlatan bir oyun. Kadın her eylül ayında kocasının geçmişine dair yolculuğa çıkar. Kocasından geriye kalmış olan bir bavul, bir limon ağacı ve koğuş arkadaşları bu yolculukta ona eşlik ederler. Kadın için eylül ayının her günü bir cumartesidir ve pazar günü kocası geri gelecektir.
Konu klasik gelebilir herkese ama beni bu oyunda esas etkileyen şey oyunculuk oldu. Hülya Savaş bir süredir İzmir Devlet Tiyatrosu'nda müdürlük görevini yerine getiriyor ancak oynadığı bu oyunda mükemmel bir performans sergiliyor. Oyun boyunca bir dakika bile durmadı yerinde, oldukça hareketli ve bir o kadar da zor bir roldü. Akıl hastanesindeki hastaları oynamak gerçekten zor olsa gerek ama bir izleyici olarak kendimi sanki orada gibi hissettim ben. Hülya Savaş sanki yaşıyordu o rolü, rolüne inandığı ve benimsediği o kadar belli ki dediğim gibi kendimi sanki gerçek akıl hastanesindeymiş gibi hissettim ve soluksuz bir şekilde oyunu izledim. Hatta yeri geldi gözümden bir kaç damla yaş bile süzüldü. Oyundan çıktığımda ise bir müddet etkisinden kurtulamadım. Gerçekten çok etkileyiciydi.
"Yollarda" bu sezon İzmir Devlet Tiyatrosu'nda sahneleniyor. Hülya Savaş'ın başarılı performansını görmek ve iyi bir oyun izlemek istiyorsanız bence bir fırsat yaratın ve oyunu mutlaka izleyin.
anahtar kelime
12 Eylül,
akıl hastanesi,
Doğan Yağcı,
Haluk Işık,
Hülya Savaş,
izmir devlet tiyatrosu,
tiyatral,
tiyatro,
Yollarda
Çarşamba, Ocak 13, 2010
chase the tear..
Portishead - Chase The Tear from Mintonfilm on Vimeo.
anahtar kelime
amnesty,
chase the tear,
flashbulb or not..,
gözyaşını kovala,
portishead,
uluslararası af örgütü,
yaz-boz
Salı, Ocak 12, 2010
ne oranda gerçekleşiyor..
Çok nadir de olsa canım sıkılıyor..bugün, o günlerden biri..canımın sıkılmasın da ki ilk neden geçen hafta olan ve çok iyi geçmiş iş görüşmemin ardından, bugün aranarak üzgünüm demeleri..ve ikincisi annem benden habersiz gene kendi kendine aksiyon yaparak mobilya alması..ilk olan baya üzdü çünkü belli şeyler olumlu geçince ardından bu tür yanıtlar almak çok üzücü..kısmende olsa insan hayal kuruyor daha önceki iş başvurularımda hayal kurmuyordum..genel olarak hayal kuran bir insanım ama hayatın sillesi diyerekten bazı durumlarda kesin olarak hayal kurmamam gerektiğini söyleyen bir mekanizmam var olmasına rağmen bu sefer sanırım içinde bulunduğum sıkıcı durumdan bir kurtuluş kapısı olarak gördüğüm bu iş ve küçükte olsa kurduğum hayaller bir kenarından başlama hevesi..bugün genel bir nefrete dönüştü..ama nefret tutmayan bir yapıya sahip olduğumdan, o da 1-2 saat sonra geçti gitti..şu an sakinim ardından öğlen annemin gelmesi ile mobilya siparişini duydum ve ne olduğuna bakmak için interneti açtığımda aynı fiyattan birçok yerde satıldığını görerek mağazayı aramam ve satıcı ile yüksek sesli karşılıklı olarak bağrışmamız, birbirinizi anlama çabasına düşmemiz ardından tekrar aynı firmanın muhasebesindeki kız ile konuşarak ve bağrışarak anlaşma çabasına düşmemiz..sıkıcı ve hala başımın içinden çıkmamış bir baş ağrısı ile oturmak..biradan uzanacağım..belki yarım saat uzanmanın ardından tekrar derse oturarak konsantre olabilirim..sakin yapıma rağmen bugün olan üzüntüm ve ardından yükselen sinirim beni yordu..
her şeye rağmen şu an hiç bir yer beni almıyor da olsa, ben başvurmaktan sıkılmayacağım..şükretmek için onlarca nedenim var ki; her zaman destek olan bir ailem ve dünya tatlısı bir sevgilim var..ve bunları yanında bugünlük bu kadar canımın sıkılmasına rağmen, kendimi çaresiz hissetmiyorum..çünkü sağlığım, ellerim, ayaklarım ve aklım yerinde..sanırım her zaman hayata göğüs gerecek güce sahibim,elbetteki sevgilimin desteğiyle..evet isyan edebilirim ama isyan ettiğim vazgeçtiğim anlamına gelmiyor bundan sonra daha da sıkı çalışacağım daha fazla emek harcayacağım derslerime..her şeye öncekinden daha fazla pozitif bakacağım..vazgeçmedim yahu :) bunu kafana sok dünya..sen bana küçük hayaller kurdurup sonra boşa çıkarsan da kurduklarımımden asla ve asla vazgeçmeyeceğim..
yarın güzel bir gün kapımda olacak :) bol sohbetli, filmli, kahveli, karar dolu ve aşk dolu bir gün..
bundan önceki yazıma bugünlük bu kadar desem de bunu da yazmak geldi içimden :)
şimdilik hoşçakalın..
anahtar kelime
aşk,
ekonomi,
flashbulb or not..,
hayal,
sıkıntı,
vazgeçmemek,
yaz-boz
Pazartesi, Ocak 11, 2010
sex bağımlısı blogerlar..
Değerli blog okuyucuları;
bugün değinmek istediğim konu blogger camiasındaki, sex hayatını blogun dan sakınmayıp midelerimizi bulandıran kişiler üzerine olacak..dün bir kaç tane blog okudum..diyebilirsiniz ki miden bulanıyorsa neden okuyorsun..zaten genel olarak okumuyorum sadece girip bir göz atıyorum ne hakkında yazdıkları üzerine ve gerçekten bir erkek olarak benim midem bulanıyor..sanki akılları sürekli konuşmaktan sıkılmadıkları bölgelerine kaçmış..neden aşkı ve sevgiyi bu kadar sex'e indirdiklerini anlayamıyorum evet belki insanın doğasında üremek baş çekebilir ama çekse bile bu kadar açığa vurulmamalı, ama bunlarında sanıyorum ki bir gizliliği olmalı !!! senin sevgilinle sabah veyahut da gece neler yaşadığını bilmek istemiyoruz, sizce bunları açıklamak etik mi?..hiç sanmıyorum insan sevdiği kişi ile arasında olan cinsel olayları veyahut da cinsel olmayan bazı şeyleri açıklamamalı..yahu sex and the city mi burası..bu bir şov programı veya itiraf porgramı değil..
ağıza alınmayacak sürekli argo içerikli başlık ve cümleler..bunları yazarken kendilerine ne kadar saygı duyuyorlar merak ediyorum..blogların genel olarak bilgi paylaşım amaçlı kullanıldığını görüyorum ama bunları görünce ister istemez rahatsız oluyorum 1-2 senedir blog kullanan birisi ve birileri olarak..bir de işin ilginç tarafı bu tip blogların izleyen sayıları bin ve üzerinde olması..ama bakıyorum kültür ve sanat içerikli bloglarlar 500 e yakın bile bir izleyici edinememiş neden acaba? birilerinin diğerlerinin hayatlarına burunlarını bu kadar sokmakla meşgul olmasından kaynaklı oluyor olabilir mi..sanıyorum ki öyle..
Aşk..asla ve asla bu kadar aşağıya çekilmemeli zaten senin sevgilin ile olan ilişkini insanlara açıklaman ona ne olduğunu ve senin insanlara ne olduğunu gösterir..aşk'ı aşağılamayın uzak durun ki sizin gibilerden kirlenmesin..zaten hayata anlam katan aşk ve aşk dışında sadece birkaç şey varken ..bunları da kendi düşünceleriniz ile kirletmeyin..
bugünlük benden bu kadar :)
huzurumu ve mutluluğumu bulduğum,aşk'ı hissettiğim kişi ile buluşmaya gidiyorum..
anahtar kelime
argo,
aşk'ı kirletmek,
bağımlılık,
blogger,
flashbulb or not..,
kalitesiz bloglar,
saygı barındırmayan bloggerlar,
sex,
yaz-boz
Pazar, Ocak 10, 2010
İzmir Fransız Kültür Merkezi Ocak ayı etkinlikleri..
| ||||||
| ||||||
| ||||||
| ||||||
anahtar kelime
Alsancak,
cep sineması,
deu rektörlük yanı,
flashbulb or not..,
fransız kültür merkezi,
izmir,
konferans,
konser,
yaz-boz
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



